Neredeyse her gün Coca Cola neden Katılım Endeksi'nde bulunuyor? Helal mi? sorusu alıyorum. Yazacaklarım, reklam veya güzelleme değildir. Kolayı sağlıksız bulduğum için içmeyen biri olarak yazıyorum.



Öncelikle borsada sadece tek bir tane %100 helal hisse olduğunu söylemeliyim. O da katılım bankası olan Albaraka Türk. Diğerleri istisnasız hepsi faizle az veya çok bulaşmış durumdalar. Dolayısıyla Coca Cola, helal değil ancak külliyyen haram da değil. Devam edeyim: Şu kaideyi de iliştireyim: Her helal, caizdir ama her caiz helal değildir. Borsadaki Albaraka hissesi hariç Katılım Endeksi kriterlerini sağlayan (1 Ekim listesine göre) kalan 200 şirket helal değil caizdir. Keraheten ve zarureten verilmiş ruhsatla caizdir.


Hisselerin cevazına verilen ruhsatla ilgili sitedeki şu yazıya bakınız:
https://helalborsa.blogspot.com/2021/02/katlm-hisselerinde-ruhsat.html

Gelelim Coca Cola'ya. İçinde alkol olduğuna dair iddialar var. Bununla ilgili Coca Cola'nın kendi yaptırdığı bir analiz var. Açıklama devamla: Coca-Cola Şirketi olarak tüm ürünlerimiz Türkiye’de Tarım ve Orman Bakanlığı Alkolsüz İçecekler Tebliği’ne uygun olarak üretilmektedir.




Din İşleri Yüksek Kurulu da gazlı içeceklerin alkollü sayılmayacağına dair konunun uzmanları tarafından teyitle cevaplanan fetvası bulunuyor.



Mübâhlar zan ile haram olmaz. Helâl ihtimali kuvvetli şeyler, zan ile haram olmaz. Salih bir müslüman gördüğünü veya tahlil ederek alkol bulduğunu haber verse bile bu haramlık yalnızca bu görülen içecek için olur. Üstelik bu gibi raporlar o partideki içecekler için sadece geçerli olabilir. Sonraki partide alkol olmayabilir. Her şişenin analizi de mümkün değildir. Nihayet bu gibi haberler haksız rekabet için de çıkarılmış olabilir. Bu vesvesenin nihayeti yoktur. Eti yenen hayvanlarda da böyledir. Bir hayvanın leş olduğunu söylemek için ya bizzat veya salih bir müslüman tarafından görülmüş olması lâzımdır. Zan ile et haram olmaz. Hayvanın meşru olduğunu araştırmak da lâzım değildir. Hatta vesvesedir.

Kola ve pepsi içmek caizdir; çünkü içinde alkol olduğu kesin değildir. Ancak bazı âlimlerimiz bu konularda şüphe olduğu için, "içilmese daha iyi olur" demişlerdir. Şüpheyle içmeyebilirsin ki ben sağlık açısından her litresinde 106 gram şeker olduğu için içmiyorum. Bazı Hanefi âlimleri kahvenin kafeinden dolayı bile haram olduğunu söylemelerine rağmen bu, genel kabul görmemiştir. Bu maddeleri içmekle haram işlenmeyeceği gibi kimseye bunları içmeyin diyemeyiz. Dinen haram değildir. Ama bunları içmeyen birisini de "Niçin içmiyorsun?" diye zorlayamayız.

Yiyecek ve içeceklerde temel kural, haramlığı kesinleşinceye kadar helal kabul edilmesidir. Bu nedenle haram olduğu kesinleşince haram olur. Şüphelilerden ise her zaman kaçınmak daha hayırlıdır.


Coca Cola'nın İsrail malı olduğu veya İsrail ordusunu desteklediğine dair iddia var bir de. Açıkçası net bir kaynak bulamadım. Bilen varsa birlikte bakalım. Geçen sene İsrail hahamlarının Coca Cola'yı haksız rekabetten dolayı helal sertifikası vermediğini biliyor muydunuz?

Coca Cola, İsrail malı olup olmadıklarını soran bir müşterisine şöyle cevap vermiş: Coca-Cola Şirketi, 130 yıl önce ABD’de kurulmuş olan, tamamı halka açık uluslararası bir şirket. İsrail de faaliyet gösterdiğimiz ülkelerden sadece biri. Bununla ilgili haberler çıkınca Coca Cola uzun bir açıklama yapmıştı. Aynen bırakıyorum:



Bu açıklamaları yapmakla elbette Coca Cola hissesini almak %100 helal olmuyor ancak içmenin haram olmadığını Nurettin Yıldız da şüpheli ve zararlı olduğu dipnotuyla söylüyor.



Peki şüpheliyse neden Katılım Endeksi'nde? diyebilirsiniz? Katılım Endeksi'nde borsada işlem gören şirketlerin iki kriterine bakarlar sadece: Ana faaliyet alanı ve finansal raporları. Bu kriterlerde eşik değerleri karşılıyorlarsa listeye alınır. Karşılamazsa listeden çıkarılır. Bu işe onay veren uzmanlar, kriterlere uyup uymadığına bakarak karar verirler. Başka türlü şirkete tavır takınması kurumsal olarak mümkün değil. Türkiye'de fabrikaları olan bir kurum olduğu için almak isteyenlere böyle bir cevazın/ruhsatın verildiğini söylemek durumundayız.

Vicdanen rahat hissetmiyorsanız hisseyi almayabilirsiniz ancak ruhsatla verilen cevaza göre alıp satanları da kınamak doğru değildir. Şüpheli durumlarda herkesin fetvası, kendi vicdanıdır. Yani yatırım konusunda içinize sinmediği halde fetva ile iş yapmak doğru değil.

İmamı Azam kendi fıkhi yorumları için "Benim görüşüm bana göre doğru olan ama yanlış olma ihtimali olan görüştür. Diğerlerinin görüşü ise bana göre yanlış olan ama doğru olma ihtimali olan görüştür." diyor.

Biz de ruhsatla cevaz veren alimleri dinliyoruz ve ona göre hareket ediyoruz. Çok uzattığımın farkındayım. İnşallah yanlış anlaşılmam. Bir sonraki flood konumuz da THYAO ve PGSUS şirketlerindeki içki satışı olacak inşallah. Hayırlı ve bereketli kazançlar diliyorum

Bu yazıyı paylaştığım Twitter floodu için TIKLAYIN

İslami hisse senedi endeksleri oluşturulurken finansal ölçütlerde genel olarak %33 eşik değerinin kullanılması, Şer’i danışma kurulları tarafından miras ile ilgili bir Hadis-i şerife ve alaşımlı bir emtianın içerisindeki alaşımlardan hangisi sayılacağı ile ilgili fıkıh kuralına dayandırılmaktadır. 

Amir bin Sa’d (r.a.)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerif’in metni şu şekildedir: Ben Mekke’de hasta iken Hz. Muhammed (s.a.v.) beni ziyarete geldi. Ben de: “Ey Allah’ın Resulü! Malımın hepsini vasiyet etmek isterim ne dersiniz?” dedim. “Hayır olmaz” buyurdu. Ben: “Yarısını” dedim. Yine “Hayır olmaz” buyurdu. “Üçte birine ne dersiniz?” deyince: “Üçte bir… üçte bir de çoktur ama vasiyet edebilirsin. Ey Sa’d! Mirasçılarını zengin bırakman onları fakir ve başkalarına el açar halde bırakmandan daha hayırlıdır” buyurdu. (Buhari, El Vesaya 3; Müslim, 7, 1628)


Söz konusu fıkıh kuralı ise şu şekildedir: “Altın ve pirinç karışımı bir malın üçte birden fazlası altın ise o mal altın olarak kabul edilir.”. Ancak bir kısım ulema bu yorumun zorlama bir yorum olduğunu ve hem hadisin hem de fıkıh kuralının bağlamları dışındaki bir alanda kullanıldıklarını belirtmekte ve bu uygulamayı tenkit etmektedir.


Hayrettin Karaman (2012) ise hisse senedi yatırımında önemli olan noktanın hisse senedinin ortaklık payını temsil ettiği şirketin faaliyet alanı olduğunu, İslami kurallarla çelişmeyen alanlarda faaliyet gösteren şirketlerin hisse senetlerine yatırım yapılabileceğini, şirketin faiz geliri veya faizli borcu olmasının yatırım yapılması için bir engel teşkil etmediği görüşünü savunmaktadır.


Zira günümüz kapitalist ekonomilerinde faizli işlemlerden uzak duran şirket sayısının çok az olduğunu ve eğer böyle bir kısıtlamaya gidilirse Müslümanların yatırım yapacak şirket bulma hususunda zorluk yaşayacaklarını belirtmektedir. Faiz gelirinin veya faizli borcun şirketin öz sermayesini etkilemediğini, dolayısıyla hisse senedi alım-satımından elde edilen sermaye gelirinin İslami açıdan meşru olduğunu ifade etmekte, temettü gelirlerinde ise faiz gelirlerinden elde edilen kısmın ihtiyaç sahiplerine verilerek bir nevi saflaştırma işlemi yapılmasını tavsiye etmektedir.


Finansal ölçütlerde kullanılan oranlar için belirlenen eşik değerlerin de genel olarak tüm endeks sağlayıcılar tarafından %30 ve %33 olarak belirlendiği dikkati çekmektedir. Eşik değerlerin bu şekilde belirlenmesinin nedeni, miras ile ilgili bu Hadis-i şeriftir. Söz konusu hadis-i şerif eşik değerlerinin belirlenmesinde dayanak noktası olarak alınması, bir kısım İslam alimi tarafından eleştiriliyor olsa da bu görüşü savunanlar eğer böyle bir eşik değer belirlenmezse tam anlamıyla faizsiz işlemlerde bulunan şirketlerin bulunamayacağı, bulunsa bile az sayıda şirket ile endeks oluşturmanın mümkün olmayacağını belirtmektedirler.


Konuyla ilgili şu yazılara da göz atabilirsiniz:



https://helalborsa.blogspot.com/2021/04/arndrma-islemi-nasl-yaplmaldr.html


https://helalborsa.blogspot.com/2021/05/arndrma-hakknda-birkac-cevap.html


https://helalborsa.blogspot.com/2021/02/katlm-hisselerinde-ruhsat.html


https://helalborsa.blogspot.com/2021/01/katlm-hisselerinde-faiz-oran.html 

Arındırma, katılım endeksi kriterlerine göre oluşturulmuş dönemsel listedeki hisselerin alım satımından edilen kârdan uygunsuz gelir oranındaki parayı elden çıkarmaktır.



Arındırma işlemi bir hisseden kâr edildiğinde uygulanmalıdır. Bu da iki türlü olur; ilki ortak olduğunuz hissede şirket temettü dağıttığında, katılım endeksi listesindeki en sağ kutucuk olan uygunsuz gelir oranı kadar (örn: %1) hesaplayıp sevap ve hayır beklemeden elden çıkarmalısınız. 1000 lira temettü düşmüşse o 1000 liranın %1'i olan 10 lirası elden çıkarılarak arındırma yapılmalıdır. Bu, herkesin yapması zaruri olan ve hisse alıp satmasının şartı olan bir konudur. 

Muğlak olan ve belki de katılım endeksi özelinde geliştirilmesi ve açıklığa kavuşturulması gereken bir diğer konu da temettü vermeyi tercih etmeyen şirketlerin hisselerinde ve temettü tarihlerine denk gelmeyecek şekilde alım satım yapılması durumunda arındırmanın gerekip gerekmeyeceği ve nasıl yapılacağıdır. 

Belli bir dönemde alıp fiyatı yükselince kar ile satmaktan dolayı arındırma işlemi normalde gerekmiyor fakat bazı şirketler temettü vermeyip bunları öz sermayelerine ekledikleri için bunun için de arındırma yapılması tavsiye olunur. Örnek verecek olursak 10 liradan alıp bir ay sonra 15 liradan sattıysanız ve 500 lira kar ettiyseniz bu kardan arındırma (uygunsuz gelir) oranı (örn:%1) kadar elden çıkarmanız yararınıza olacaktır. 500 liranın %1'i olan 5 lirayı elden çıkarmalısınız.

Arındırma işleminde sadece kar dikkate alınır. Zarar ederseniz veya başa baş kalırsanız ana paranızdan arındırma yapmanıza gerek yoktur. Alım satımdaki komisyon vs gibi masrafları bu kârdan düşürmek de doğru değildir.

Bu meselede ayırt edilmesi gereken husus, harama bir şekilde düşen bir kimsenin (halt) kurtulmak için çabalamakla; harama bilerek girip sonra ondan kendini arındırmak için çabalamak arasındaki ince çizgiyi anlamaktır.
Genel olarak hisse senetlerinin izlenmesi işlemi tüm hisse senetleri evrenini belirli yatırım stratejisine uyan daha az sayıda hisse senedine indirgeme işlemidir. İslami izleme ise önceden belirlenmiş fıkhi prensiplere göre belirli bir piyasadaki hisse senetlerinin İslami yatırıma uygun olup olmadığının tespit edilmesinden ibarettir. Böylelikle İslami yatırımcıların yatırım yapabileceği hisse senetleri evreni belirlenmiş olmaktadır.


İslami hisse senedi yatırımında temel mesele ilgili şirketin finansal ve operasyonel faaliyetlerinin İslami prensiplere uygun olup olmamasıyla ilgilidir. Günümüzde çok az sayıda şirketin İslami prensiplere uygun olmayan faaliyetlerden uzak olduğu dikkate alındığında bu tip şirketlerin hisse senetlerinin tamamen yasaklanması yatırım alternatiflerini oldukça kısıtlayacaktır. Bu sebeple İslam âlimleri izleme tekniklerini geliştirerek hisse senetlerinin İslami yatırımcılar tarafından alınıp satılabileceği şirketleri belirlemektedir.

Bir hisse senedinin İslami açıdan yatırıma uygun olup olmadığını tespit edebilmek amacıyla geliştirilen izleme metodolojilerinde iki temel soruya cevap aranır. Bunlar:

a. Şirketin İslam tarafından yasaklanan iş alanlarında faaliyet gösterip göstermediği,
b. Şirketin mali yapısının İslami prensiplere uygun olup olmadığıdır.

Bu sorulardan ilki faaliyet alanına yönelik izleme (business screen) ikincisi ise finansal izleme (financial screen) olarak adlandırılmaktadır.

SEKTÖREL İZLEME

Faaliyet alanına yönelik izleme şirketlerin ticari faaliyetleri ile ilgilidir. Bir şirketin hisse senedinin İslâmî açıdan caiz görülebilmesi için ilgili şirketin ticari faaliyetlerinin İslâm dini tarafından yasaklanmamış iş alanlarında olması gerekmektedir. Örneğin İslâm’a göre alkol, kumar, konvansiyonel bankacılık, domuz ürünleri üretimi gibi faaliyet alanlarında faaliyet göstermek ve gelir elde etmek caiz değildir.

Bununla birlikte bazı iş alanlarının İslâm’a uygunluğu konusunda çeşitli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Örneğin kök hücre konusunda çalışan firmalar bazı fetva kurulları tarafından caiz görülürken bazıları tarafından caiz görülmemektedir. Yukarıda sayılan sektörlerde faaliyet gösteren şirketler kolaylıkla elenebilirken bazı sektörlerin daha ayrıntılı bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Örneğin eğlence sektöründe yapımevleri caiz görülmezken futbol kulüpleri caiz görülebilmektedir.

Ayrıca bazı şirketlerin faaliyet alanları tek bir ticari konudan oluşmamaktadır. Bu durumda şirket hem caiz görülen hem de caiz görülmeyen üretim ve hizmet alanlarından gelir elde etmiş olmaktadır. Ana faaliyet konusu caiz olsa da yan faaliyet alanlarından elde edilen gelirler İslâmî prensiplere uygun değilse bu durumda şirketin gelir yapısının ayrıntılı değerlendirilmesi gerekir. Örneğin bir süpermarket zincirinin ana faaliyet konusu caiz olsa da alkollü içecek satışından elde ettiği gelirler caiz görülmemektedir.

Bu tip sorunlar için çeşitli fetva kurulları ve organizasyonlar belirli eşik değerler belirlemiştir. Örneğin AAOIFI’ye (Accounting and Auditing Organization for Islamic Financial Institutions) göre bir şirketin elde etiği gelirlerin toplamında helal görülmeyen faaliyetlerden sağladığı kısmı %5’i geçerse ilgili şirketin hisse senetlerine yatırım yapılması caiz değildir.

FİNANSAL İZLEME

Günümüzde pek çok şirket uzun vadeli yatırımlarını finanse etmek veya çalışma sermayesi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla borçlanmakta ve bu borçları için faiz ödemektedir. İdeal anlamda İslâmî yatırımcıların ortak olacağı şirketin finansal işlemlerinin faizsiz olması gerekmektedir. Bu gerekliliği yerine getirmek amacıyla izleme tekniklerinde şirketlerin varlık ve kaynak yapıları taranmakta ve her bir unsur için belirlenen eşik değer sınırları içindeki şirketler finansal açıdan caiz görülmektedir.

İslâmî sermaye piyasaları ile ilgili çalışmaların başladığı ilk yıllarda İslâm âlimleri faizli işlemlere sahip şirketlere yatırım yapılmasını caiz görmemekteydi. Hatta 1993 yılında İFA tarafından yayımlanan bir fetvada faizli işlemleri olan bir şirketin hisselerini alan İslâmî yatırımcıların bu işlemlerin yapılmaması için üst yönetime baskı yapmadığı sürece ilgili şirketlere yatırım yapılmasının caiz olmadığı belirtilmektedir. Fakat modern şartlar dikkate alındığında böyle bir yaklaşımın hisse senedi yatırımlarını oldukça fazla kısıtlayacağı, hatta bazı durumlarda imkânsız hale getirebileceği görülmüştür. Bu sebeple, faaliyet gelirleri konusunda olduğu gibi şirketlerin varlık ve kaynak unsurlarının faizle ilişkili olan her bir kalemi için ayrı ayrı eşik değerler belirlenmiş ve bu eşik değerler içerisinde kalan firmaların hisseleri İslâmî açıdan uygun kabul edilmiştir.

Genel kabul gören yaklaşım çerçevesinde finansal izleme aşamasında ilgili şirketin varlık ve kaynak unsurları dört açıdan değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Bunlar ilgili şirketin likidite, faiz, borç ve caiz görülmeyen faaliyet alanlarından sağladığı gelirler ile ilgilidir. Ancak bu unsurların kabul edilebilir düzeyi ile ilgili benimsenen fıkhi ilkeler ve görüşleri takip edilen organizasyonlara göre İFK, İslâmî fon ve endekslerin fetva kurulları birbirinden farklı eşik değerler kullanabilmektedir.

Arş. Gör. Mevlüt Camgöz

Arındırma, herhangi bir şekilde haram unsurlardan kaynaklanan gelirlerin tespit edilip (sevap beklentisi olmadan) sadaka olarak verilerek elde edilen gelirlerin temizlenmesi işlemidir. Günümüzde şirketler ticari ve finansal işlemlerini finansal kurumlar aracılığıyla gerçekleştirdiği için faiz ödemekte veya faiz geliri elde etmektedir. Ayrıca ana faaliyet konuları fıkhi olarak uygun görülen iş alanlarında olsa da bazı şirketler belirli derecede de olsa caiz görülmeyen ürün ve hizmetlerden gelir elde etmektedir. Bu gibi durumlar şirketlerin toplam gelirlerini bir anlamda kirletmektedir. Eğer söz konusu gelirler fıkhi danışma kurulları tarafından belirlenmiş olan eşik değerleri aşmıyorsa caiz görülmeyen gelirler yatırımcılar veya fon yöneticileri tarafından hesaplandıktan sonra sadaka olarak verilmektedir.

 

Türkiye Katılım Bankaları Birliği yayınları arasında çıkan Doç. Dr. İshak Emin AKTEPE‘nin kaleme aldığı Sorularla Katılım Bankacılığı kitabında bu konu ele alınıyor. Kitapta yer alan bilgileri aktarıyoruz.

Ortaklık veya alacaklılık sağlayan, belli bir meblağı temsil eden, yatırım aracı olarak kullanılan, dönemsel gelir getiren, misli nitelikte, seri halinde çıkarılan, ibareleri aynı olan ve şartları SPK’ca belirlenen kıymetli evraklara menkul kıymet denilir. Hisse senetleri, tahvil ve hazine bonoları menkul kıymetler arasındadır. Menkul kıymetlerin arz ve talebinin karşılandığı organize pazarlara ise menkul kıymet borsası adı verilir.


Hisse senetleri ait oldukları şirkete ortaklık sonucu verdiklerinden alım satımları ilkesel olarak meşrûdur. Ancak ortak olunacak şirketlerin faaliyet ve gelirlerine göre hüküm değişmektedir. Dinen meşrû olmayan faaliyetler için kurulmuş şirketlerin hisse senedi alınamaz. Faaliyet alanı dinen meşrû olan ve dinin onaylamayacağı hiçbir geliri bulunmayan şirketlerin hisse senedi alınabilir. Şirket ana sözleşmesinde sayılan faaliyet alanları tamamen dinen meşrû olmakla birlikte dinin onaylamayacağı faaliyetleri ve gelirleri de olan şirketlerin hisse senetlerinin alım satımında ise görüş ayrılığı vardır. Kabul edilen görüşe göre şirketin toplam aldığı fâizli kredi, hisse senetlerinin toplam piyasa değerinin % 33’ünü geçmiyorsa, şirketin fâizli bankalardaki mevduatının toplamı, hisse senetlerinin piyasa değerinin % 33'ünü geçmiyorsa ve şirketin dinin uygun görmeyeceği kârı o yılki kârının % 5’ini geçmiyorsa böylesi şirketlerin hisse senedi alınabilir. Az da olsa dinen gayr-ı meşrû geliri olan şirketlerin hisse senedi alınmaz diyenler de vardır. Temettü alındığında dinin uygun görmediği gelirler toplam gelirin içinden çıkarılıp ihtiyaç sahiplerine aktarılır. Türkiye’de Katılım Endeksi böylesi bir incelemenin ürünüdür.



Türkiye Cumhuriyeti; sınai ve ticari mülkiyetin geniş halk kitlesinde yer bulması için "ortaklık kurmayı" bir çok yönden teşvik etmiş, vergi, hisse devrinden doğan kazançlar (GVK. 80/2) yeniden değerlendirme uygulaması, finansman fonu uygulaması, hayat standardı esası uygulaması gibi çok yönlü ayrıcalıklar getirmiştir. İslam'ın "birlikte hareket etme" düsturuna iyi bakmak gerekir. Beraberce ibadet yapmayı, bireysel ibadetten daha üstün tutan İslam "Allah 'ın yardımının toplumla beraber olduğu" ilkesini her zaman hatırlatmıştır. Medine site devletinde İslami toplumun, iş, hizmet ve kredileşme yönünden çok mütevazı şartlar altında birbirlerine verdikleri destek geliştirilerek günümüze kadar getirilseydi bugün hemen hemen her konuda Müslümanların da uluslar arası yapıya sahip şirketleri olabilirdi. 



Böyle bir tercih birçok sebepten dolayı Müslümanlar arasında yaygın bir hal alamadığından dolayı Müslümanlar arasında; 

a) Sermaye birliği oluşmamış 

b) Birçok verimli proje hayata geçirilememiş 

c) Refah devleti ve toplumu gerçekleşememiş 

d) İleri teknoloji yakalanamamış 

e) Güçlü sosyal kurumlar kurulamamış 

f) Gelir düzeyi düşük kalmış 

g) İşsizlik çözülememiş 

h) Bundan dolayı tabanın sesi yönetimleri belirlememiş, dolayısıyla  iktisadi demokrasi yerine bürokrat, belli aydın kesimine dayalı baskıcı bir yönetim tarzı egemen olmuştur.

Gerek İslam ortaklık sisteminde gerekse ticari bir şirket olan Anonim Şirkette "Ana Unsurlar"da bariz bir fark görülmemektedir. ''Yardımcı Unsurlar" ve bir kısım teknik ayrıntılarda farklılığın olması tabiidir. Bu konudaki belli görüşlere göz atalım:

Anonim Ortaklığını İslam Hukuku açısından Caiz Bulmayanların Görüşleri

Özet olarak şu şekilde toplamak mümkündür: 

1) Anonim kurmak isteyen taraflar arasında karşılıklı irade beyanına (icab ve kabul) dayanan bir ortaklık anlaşması değildir. Tek taraflı bir irade beyanıdır. Kurucuların anlaşması akdin temel unsurlarından biri olan "icab" sayılamaz.

2) Şirket kar amacıyla kurulur, halbuki anonim ortaklığın statüsünde sermaye payı belirlenmesine rağmen, kazancın ne ölçüde paylaşılacağına  dair bir kayıt bulunmaz.

3) İslam'da ortaklık sistemi, ortağın bizzat aktif çalışmasını şart koşar. Şayet ortada şirkete vücut veren bir insan yoksa şirket kurulmaz, halbuki Anonim ortaklıkta şirkete ortağın aktif olarak iştiraki önemli değildir. Anonim şirketlerde esas, insanların bedensel olarak bir araya gelmeleri değil, önemli olan sermayelerini bir araya getirmeleridir. Sermaye koyan ortakların bizzat kendilerinin bu sermayeyi işletmeleri beklenmez, yönetimin belirlediği yöneticiler şirketin işlevini yürütürler.

4) Anonim ortaklığında söz ortağın hisselerdeki pay oranına göredir. Yani genel kurulda söz sahibi insan değil, şirketteki sermayedir. Bu ise, şirketin bağlı olduğu temel yasalara aykırıdır. Çünkü şirkette itibar insanadır.

5) Şirkette tasarruf sahibi yönetim kuruludur, onlara bu yönetme vekaleti' şirketin bizzat ortaklarından değil, sermayeden kaynaklanmaktadır. Halbuki, sermaye vekalet verme hakkına haiz değildir 

6) Anonim Ortaklığının sürekliliği İslam Hukukuna aykırıdır. Çünkü İslam Hukukunda şirket, ortağın ölüm, tasarruflarının kısıtlanması (hacr) delirme ve ortaklardan birinin şirketi feshetmesiyle son bulur.

7) Bu şirketin İslam Hukukuna uygun olmadığını iddia edenler, tüzel kişiliğin varlığını kabul etmeyen hukukçulardır.

8) Dr. İsa Abdul ise başka açıdan Anonim Şirketini reddediyor: "Hakikatte buna Anonim Ortaklık demekten çok aslında bir sermaye düzenlemesi demek daha doğru olur. Dileyen tek taraflı olarak hisse alımına yazılarak veya sermaye piyasası kurulundan satın alarak pay sahibi olur. Yine hisseleri elinde tutan taraf tek başına paylan satma, pay sahiplerinden izin almadan, onlara bilgi vermeden onlardan ayrılma hakkına sahiptir. Üstelik bu tip dair bize bir bilgi de gelmemiştir.

İleri sürülen bu görüşleri bir bir tahlil etmek mümkündür. Bunların çoğunu zaten çeşitli yerlerde İslam Hukukçuları tartışmıştır. Bunları tartışmasına burada yer vermeden önce Anonim Ortaklığını İslam Hukuku açısından uygun bulan hukukçuların görüşlerine bakmakta yarar var.

Anonim Şirketini İslam Hukuku Yönünden Caiz Görenlerin Dayanakları

1. Anonim şirketler faizden uzak kalması şartı ile caizdir. Anonim şirketlerinin çıkardığı hisseler ve bu hisselerin tedavüle verilmesi caizdir. Bu senetler şirkete verilen sermaye ve bu şirketin sağlayacağı kan almak için önemli ve zorunlu bir vesaiktir.

2. Gerek devlet ve gerekse özel kesim toplum yararına olan büyük projeleri realize etmek için anonim tipindeki şirketlere ihtiyaç vardır. Yalnız bu şirkete ortak olanların şirketin kar ve zararına da ortak olmaları gerekir. Karın sağlanması ya ortağın iş gücüyle veya şirkete koyduğu sermaye ile gerçekleşir.

3. Anonim şirket, İslam hukukunda yer alan inan şirketinin temel yapısına uyum göstermektedir. Şöyle ki, şirket hisselerinin ortağın sermaye payındaki hissesine göre verilmesi, ortağın şirket genel kuruluna iştirak etmesi, yasaların kendisine verdiği hakkı orada iştiraki sebebiyle yahut bizzat alım ve satıma girişmekle yahut şirket sermayesini, şirketin meşru amaçlan sınırları içinde kullanmakla yahut diğer ortaklar adına vekaleten şirket işlerini yürütmekle ve buna benzer birçok konularda anonim şirketi, inan ve diğer şirketlere uyum göstermektedir.

4. Akitlerde temel olan karşılıklı rızadır ve akitlere sadakat göstermek İslami bir farzdır. Müslümanlar anlaşma esnasında kabul ettikleri şartlara bağlıdırlar.

5. Her türlü ticari işlemlerde esas olan, zulüm ve zararı ortadan kaldıran, tercihe değer karşılıklı çıkarın bulunmasıdır. Bu anonim şirketlerde de mevcuttur. Hz. Peygamber sav "Zarar vermek, zararı zararla karşılamak yoktur" buyuruyor. 

6. Bütün bu görüşlerden sonra bence ortaya çıkan önemli husus, esasen şirket statüsünün hazırlığıdır. Şirketin faaliyet sahası, kuruluş esnasında şirket tüzüğünde yazılmaktadır. Zaten bu konu ihmal edilirse Ticaret Bakanlığı kabul etmez ve düzeltilmesi için tüzük iade edilir. Bu sebeple ortaklar, İslam'ın meşru gördüğü her türlü ticari ve sınai işletmeler kurmak için özel şartlan içine alan anonim şirketler kurabilirler.

Finansal ürünlerin zekâtı konusunu klasik eserlerde birebir bulmak pek mümkün değildir. Bu çalışmada, çağdaş fakihlerin özel araştırma kitapları ile İslâmî finansal kuruluşlar için önemli ve bir şer’î standart kaynağı kısa adı AAOIFI olan İslâmî Finans Kuruluşları Muhasebe ve Denetleme Kurumu'nun el-Meâyîru’ş-Şer’iyye‛ adlı kitabına bolca atıfta bulunularak finansal ürünlerin zekatı konusundaki görüşler ve tartışma noktaları incelenmiştir.



Hisse senetlerinin zekâtı hususunda başlıca dört görüş bulunmaktadır: İlk görüşe göre hisse senedi sahibi, senetleri ticarî gaye ile elde bulunduruyorsa şirketin faaliyet alanı dikkate alınmalıdır: İlgili şirket bir sanayi ortaklığı ise kârdan, ticaret ortaklığı ise sahip olunan paydan zekât ödenir.

İkinci görüş, hisse senedinde hem pay sahibinin niyeti hem de hisse senedinin türünü dikkate almaktadır. Buna göre;
a. Eğer kişi hisse senedini, gelirinden istifade maksadıyla almış ise şirketin faaliyet alanına göre zekât öder. Buna göre şayet şirket ziraatla iştigal ediyorsa ziraî ürün zekâtı; sanayi şirketi ise net kârdan ticarî ürün zekâtı; ticarî bir firma ise, sabit varlıkların ve yönetim masraflarının düşülmesinden sonra hisse senedinin gerçek değeri üzerinden zekât verilmelidir.

b. Eğer kişi hisse senedini, alım satımını (trade) yapmak için edinmişse şirketin faaliyet alanı ne olursa olsun ticaret eşyası gibi kabul edilip piyasa fiyatı üzerinden zekâtı verilir. Bu görüşü birinciden ayıran nokta kişinin niyetine itibar edilmesidir.

Üçüncü görüş, şirketin faaliyet alanına/kişinin niyetine bakmaksızın, hisse senedinde zekâtın, ticaret malı olarak gerekli olduğunu savunmaktadır. Ebû Zehra, Abdurrahman Hasen, Hallaf, Refik Mısrî ve Yusuf Karadâvî gibi âlimler bu görüştedir. en çok tercih edilen görüş de budur.

Dördüncü görüş zekâtı ödeyenin kişi veya şirket olmasına göre durumu farklı değerlendirmektedir. Şöyle ki;
Eğer zekâtı şirket ödüyorsa, zekâtın gerekli olduğu mal türü ve nisab, tüm şirket tek bir şahsa aitmiş gibi değerlendirilip gerçek şahıstaki zekât hükümleri aynen uygulanır. Eğer zekâtı gerçek şahıslar ödeyecekse bu durumda onun niyetine bakılır. Gelirden istifade için almışsa hisse senedini tutmaya başladığı günden itibaren bir yıl geçtikten sonra elde ettiği gelirin zekâtını öder. Ticaretini yapmak için edinmişse ticaret malı zekâtı vermelidir. Şimdiye kadar aktardıklarım, İslâm Fıkıh Akademisi ve 11. Muasır Zekât Meseleleri Kongresi’nde alınan kararlardır.



AAOIFI fıkıh heyetinin ise hisse senetlerinde zekât meselesine daha sade bir şekilde yaklaştığı görülmektedir.

Şöyle ki;

Şayet hisse senedi ticaret amacıyla edinilmiş ise ticaret mallarının zekâtı gibi (%2.5) zekâta tâbîdir. Fakat yükselişinden yararlanmak amaçlanıyorsa şöyle bir uygulama takip edilmelidir:

Hisse başına düşen zekâta tâbî mal (para, ticaret malı, tahsili umulan alacaklar) miktarı şirketten öğrenilebiliyorsa zekât buna göre ödenir. Şirketten böyle bir bilgi alınamıyorsa hisse başına düşen zekâta tâbî mal miktarı kişisel araştırma ve takdire göre belirlenir. Şirketin elinde zekâta tâbî varlık yoksa net gelir üzerinden bir yıl geçtikten sonra elde kalan miktardan zekât verilir.

Şirket yönetiminin zekâtı ödeyip ödememesinin, hisse senedi yatırımcısının ödemesi gereken zekâta etkisi konusunda ise şu görüş ileri sürülmüştür:

a. Eğer hisse senedi sahibinin gayesi alım satım yaparak gelir sağlamaksa şirket zekât vermiş olsa bile piyasa değeri üzerinden %2.5 oranında zekât ödenmelidir.
b. Eğer amacı yatırım yapmak ve dağıtılacak temettüden istifade etmekse bakılır: Şayet şirket zekât ödemiş ise hisse senedi sahibinin yeniden zekât ödemesi gerekmez. Çünkü esasında şirket onun adına zekât ödemiştir. Eğer şirket zekât ödememiş ve zekâta tâbî miktarı hisse senedi sahibine açıklamış ise bu miktarın zekât olarak ödenmesi gerekir.

c. Eğer kişinin maksadı ne ticaret ne de temettü ise sadece hisse senetlerini sattığında yıllık zekât ödenmelidir. Hisse senetlerinin fiyatının düşmesi veya başka bir sebeple satmayı beklemekte olan, uygun fiyatı bulunca satmayı hedefleyen kişiler bu gruba örnek verilebilir.

Bir başka görüşe göreyse hisse senetlerinin zekâtında asıl odaklanılması gereken nokta şirketin, şirketin bütününe yönelik olarak zekâtı ödeyip ödemediği hususudur. Buna göre; Eğer şirket gerekli olan tüm zekâtı ödemiş ise hisse sahiplerinin ikinci kez zekât ödemesi gerekmez.

Şayet şirket zekâtı ödememiş veya sadece ana sermayedârların zekâtını ödemiş ise iki ihtimal söz konusudur:

a. Kişi hisse senedini ticaretini yapmak ve alım-satım arasındaki değer farklarından gelir etme gayesi ile edinmiş ise hisse senedinin, zekâtın farz olma tarihindeki piyasa fiyatı üzerinden % 2.5 hesap ederek zekâtını ödemesi gerekir.

b. Eğer hisse senedi yatırım amaçlı, yani sürekli alıp satma değil de şirketin temettülerinden istifade etmek amacıyla edinilmişse bu miktarın % 2.5’lık kısmı zekât olarak verilmelidir.

Bir görüşe göre kişi buradan elde ettiği geliri, varsa diğer gelirlerine dahil eder. Sonra nisab (80.18 gr altın) ve üzerinden bir yıl geçme (havelân-ı havl) şartları açısından birlikte değerlendirme yaparak % 2.5 oranında zekât verir.

Bilgiselimizin sonuna gelirken aslında Müslümanlar olarak finansal piyasalarda ne kadar öksüz olduğumuzu daha iyi görebiliyoruz. Şirketin zekatı ödemesi ihtimalinden bahsediliyor ama zekat ödeyip bunu yatırımcılarına bildiren bir şirket var mı mesela?

Müslümanca yatırımın aslında ne kadar zor ve karmaşık olduğunu aynı zamanda uzmanlık gerektiren bir alan olduğunu ve harama düşmemek için mutlaka yardım alınmasını gerektiğini düşünüyorum. Bu da farklı bir bilgiselinin konusu olsun.

Yazıda İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku hocası Doç. Dr. Abdullah Durmuş'un 'Finansal Ürünlerin Zekâtı' adlı çalışmasından faydalanılmıştır.

İslami finans sisteminin geniş anlamda en temel özelliği, sosyal, politik ve kültürel alanlarda olduğu gibi ekonomi alanında da insanların yararını gözetleyen, yanlış ve haksız uygulamaları ortadan kaldıran bir sistem oluşudur (Miller ve diğerleri, 2008). Bu sistem İslam hukuku kaidelerini esas alan bir takım prensiplerden oluşmaktadır. İslami finansın bu temel prensipleri aşağıdaki şekilde özetlenebilir:


Faizin Yasak Olması 

Borç verilen bir parayı belli bir süre sonunda belirli bir fazlalıkla geri alma veya vadeli bir alacağın vadesinde ödenmemesi durumunda ek vade karşılığında alınan fazlalık olan faizin yasak oluşu (Yozgat, 2010), İslam hukukunun asli kaynaklarından olan ayet ve hadislerle sabittir. Konu ile ilgili ayetlerden birkaç tanesi şöyledir;

“İnsanların malları içinde artsın diye faizle her ne verirseniz Allah katında artmaz. Ama Allahın hoşnutluğunu isteyerek her ne zekat verirseniz; işte bunu yapanlar sevaplarını kat kat artıranlardır (Rum, 39).”

“Faiz yiyenler ( kabirlerinden ), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların, Alım-satım tıpkı faiz gibidir, demeleri yüzündendir. Halbuki Allah alım satımı helal faizi haram kılmıştır (Bakara 275).”

Yukarıdaki ayetlerde faiz açık ve kesin bir dille yasaklanmıştır. Vadeli alış-veriş ile faiz bir biriyle karıştırıldığından ilgili ayette alış-veriş ile faizin farklı muameleler olduğu vurgulanmış ve alış-verişin helal olduğu belirtilmiştir (Gül, 2006). Birçok konuda olduğu gibi faiz de Kur’an’da genel hatlarıyla işlenmiştir. Faiz ile ilgili detay açıklama ve uygulamaları Hz. Peygamberin kavli ve fiili hadislerinde bulmak mümkündür. Bu hadislerden birkaç tanesine aşağıda yer verilmiştir;

Resulullah, ( s.a.v.) “Yedi helak edici günahtan kaçının” diye buyurdu. Sahabe "Ey Allahın Resulu onlar nelerdir?" diye sordular. Şu cevabı verdi: “Allaha ortak koşmak, büyü yapmak, dinen öldürülmesi gerekenin dışında kanı haram kılınan birini öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaşta cepheden kaçmak, iffetli ve namuslu kadınlara iftira etmek (Mutlu, 2003).”

Faizle ilgili en çok zikredilen hadislerden bir tanesi de Hz. Peygamberin Veda Hutbesi’nde söylediği faiz ile ilgili sözleridir. “Biliniz ki cahiliye ribasının tamamı kaldırılmıştır. Anaparalarınız sizlerindir. Ne zulmedin ne de zulme uğrayın (Aktepe, 2010).”

“Altına mukabil altını, gümüşe mukabil gümüşü, buğdayla buğdayı, arpayla arpayı, hurma ile hurmayı ve tuza mukabil tuzu satmayınız. Ancak eşit miktarda ve peşin olursa o müstesna. Her kim artırır veya fazla alırsa faiz alıp vermiş olur. Bunda alan ile veren arasında fark yoktur (Yozgat, 2010).”

Faiz ile ilgili hadislere baktığımızda, faizin anapara veya sermaye üzerinde meydana gelen fazlalık olduğu ve çoğunlukla borçta ortaya çıktığı sonucu çıkmaktadır. Para dışında herhangi bir ürünün kendi cinsiyle mübadelesinde veya ticaretinde de fazlalık kısmın faiz olduğu belirtilen bir diğer husustur.

Risk, Kar ve Zarar Paylaşımı

Faizsiz finansın temelinde paylaşım ve ortaklık olgusu yer almaktadır. İslam hukuku paranın kazanç sağlamasına karşı değildir. Faiz yerine paranın emekle ve ticaretle kar ve zarar ortaklığına gidilerek kazanılmasını prensip haline getirmiştir (Khan, 2013). Yatırımcı girişimciye bizatihi ortak olmakta ve elde edilecek kar veya zarardan payını alabilmektedir. Her zaman yatırımcının zarar etme olasılığı vardır. Kar, sermayenin ticari, Sınai veya zirai olarak işletilmesi sonucu elde edilen bir artı olarak değerlendirildiğinde, kar elde etmek için mutlaka bir faaliyetin yapılması zorunluluğu bulunmaktadır (Çürük, 2013). Bu faaliyetlerden de gerek rekabet gerek ticari zorluklardan dolayı kar elde etmek her zaman mümkün olmayabilir.

İslami finansta faizin yasak olmasından fon talep eden, arz eden ve bunlara aracılık eden faizsiz finans kurumu birer ortak konumundadırlar. Aracı kurum direk olarak fon arz eden ve talep edene ortakken, fon arz eden ve talep eden de dolaylı olarak ortaktırlar. Geniş bir çerçeveden baktığımızda hem kar ile zarar hem de risk bu her üç ortak arasında paylaşılmaktadır. Risk veya kar ile zararın bütün taraflar arasında paylaşılması aşağıdaki şekilde de gösterilmektedir.


Sosyal adalet de her iki tarafın hem risk hem de kar ve zararı dengeli ve adilane bir şekilde paylaşmasını, ortaklar arasında haksız kazanca yol açacak davranışlardan uzak durulmasını, emek ve sermayenin birlikte yatırıma yönelmesini gerekli kılar (Tunç, 2010).

Belirsizliğin Yasak Oluşu (Gharar)

İslam hukuku ve dolayısıyla İslami finansın temel konularından biri de garar meselesidir. Garar kelime olarak, tehlike, risk, kişinin bilmeden malını veya canını tehlikeye atması gibi anlamlara gelir (DİA, 1996). Terim olarak ise, bir borç ilişkisinde borca neden olan konunun belirsiz olması, akıbetinin kapalı olması veya sözleşmenin haksız kazanca yol açacak şekilde kapalı olup anlaşılır olmaması anlamına gelir (Yozgat, 2010). Bir diğer deyişle satıcının ne sattığının tam olarak belli olmaması ve ne sattığını bilmemesi ve alıcının da ne aldığının tam olarak belli olmaması ve ne aldığını bilmemesinden kaynaklanan bir tür risk olarak tanımlanabilir (Tunç, 2010). Bu risk insanların veya şirketlerin maruz kaldığı sistematik olmayan riskler içerisinde değerlendirilebilir.

İslami finansta da taraflar arasında ortaklığa konu olacak ürün veya hizmetin açık, net ve anlaşılır bir şekilde bilinmesi gerekmektedir. Bu şartları taşımayan alım satıma konu ürün veya hizmetler bir tarafı riske maruz bırakacağından spekülatif olarak değerlendirilmiş ve yasaklanmıştır (Van Greuning ve Iqbal, 2008).

Garar, İslam hukuku ve İslami finansta anlaşılması pek kolay olmayan bir konudur. Ortaya çıkabileceği alanların belirlenmesi ve daha iyi anlaşılması için aşağıda birkaç örneğe yer verilmiştir (DİA, 1996).

Garar yasağı ile belirsizliğin ortadan kaldırılarak alım satımın şeffaf hale getirilmesi, alıcı ve satıcının maruz kalabilecekleri risklerin ortadan kaldırılması, mağdur edilmemelerinin sağlanması ve haksız kazancın önlenmesi amaçlanmaktadır. İslami finanstaki garardan korunma, günümüz ekonomilerde kullanılan Pazar ve tüketicilerin korunmalarına yönelik faaliyetlere benzetilebilir. Diğer taraftan garar yasağıyla doğru ve eksiksiz bilginin elde edilmesi amaçlandığından garar yasağı, modern finansın üzerinde durduğu asimetrik bilginin ortadan kaldırılmasına da benzetilebilir (Çürük, 2013).

İslami finans esaslarına göre yapılan işlemlerin taşıması gereken şartlar aşağıdaki şekilde gösterilmiştir:


Kaynak: 

Faizsiz Finansın Temel Prensipleri ile Türkiye’de Reel Kesimde Kullanılması
Hediyetullah KARAHAN - Hicabi ERSOY




Aşağıda paylaşacağımız yazı, AAOIFI'nin hazırladığı şeriat standartlarından hisse senetleri hükümlerinden bazılarını içermektedir. İlgili metnin tercümesini Türkiye Katılım Bankaları Birliği sitesinden aldık.



* Faaliyet sahası İslam’ın öngördüğü ilke ve hükümlere ters düşmeyen şirketlerin kurulması ve bu şirketlere ait pay senetlerinin ihraç edilmesi caizdir. Bu temel ilkeye uymayan şirketlerin kurulması ve bunların pay senetlerinin ihracı ise caiz değildir. İslam’ın öngördüğü ilke ve hükümlere ters düşen faaliyetlerin başlıcaları şunlardır:

Alkollü içki üretim ve ticareti, 
Tıbbi gayeler dışında uyuşturucu maddelerin üretim ve ticareti, 
Kumar ve kumar hükmündeki faaliyetler, 
Domuz ve mamullerinin üretim ve ticareti, 
Faizli finans işlemleri, 
Para ve/veya para hükmündeki varlıklar arasında yapılan vadeli işlemler, 
Ahlaka ve İslami değerlere aykırı yayıncılık, 
İslami değerlerle bağdaşmayan eğlence, otelcilik vb. faaliyetler, 
Çevreye ve canlılara büyük zararı olan faaliyetler, 
İnsan fıtratını değiştirmeye yönelik biyolojik/genetik faaliyetler, 
Sağlığa zararlı tütün ürünlerinin üretim ve ticareti.

* Şirketin yeni pay senedi ihraç etmesi halinde bunların değeri mevcut pay senetlerinin değeri dikkate alınarak adil bir şekilde belirlenmelidir.

* Kuruluş amacı ve faaliyet alanı mubah olan şirketlerin pay senetlerinin alınıp satılması caizdir. Ancak pay senedi alım satım işlemlerinin haksız kazanç doğurabilecek manipülasyonlardan ve hileli işlemlerden uzak olması gerekir.

* Bir kimsenin mülkiyetinde olmayan pay senetlerini satması (açığa satış/short sale) caiz değildir.

* Pay senetleri üzerinden future, opsiyon, swap gibi türev işlemler yapılamaz.

* Pay senetlerinin borç verilmesi caiz değildir.

Faaliyet Alanı Mubah Olmakla Birlikte Bazen Mahzurlu Faaliyetleri Olan Şirketlerin Pay Senetleri Üzerinde İşlem Yapmanın Hükmü 

Faaliyet alanı fıkhın öngördüğü ilkelere uygun olmakla birlikte bazen faizli veya dinen mahzurlu sayılan işlemler yapan şirketlere ortak olmak ve bu şirketlerin pay senetleriyle muamelede bulunmak ancak aşağıda zikredilen şartlar doğrultusunda caizdir:

1. Ana sözleşmede, şirketin faizli işlemlerde bulunacağına ve içki, domuz, kumar gibi fıkhî açıdan haram kabul edilen mal veya hizmetlerin üretim veya ticaretinin yapılacağına dair bir madde yer almamalıdır.

2. Söz konusu şirketlerin faizli borç almamaları ve faizli hesaplarda mevduat tutmamaları esastır. Buna rağmen şirketin varlığını devam ettirme zorunluluğundan kaynaklanan istisnai durumlar söz konusu olduğunda alınan faizli borçlar (kullandığı krediler ve ihraç ettiği tahvil vb. varlıklar) şirketin “toplam varlıkları” ve “piyasa değeri”nden daha büyük olanının %33’ünü; operasyonel zorunluluklarla faizli mevduat hesaplarında tutulan varlık ve hakları (faizli mevduat, tahvil vb.) şirketin “toplam varlıkları” ve “piyasa değeri”nden daha büyük olanının %33’ünü aşmamalıdır. Faizli mevduat hesaplarında yasal mevzuat gereği varlık tutma zorunluluğu bu oranın dışında ve zaruret hükümleri çerçevesinde değerlendirilir.

3. Şirketin mevzuat gereği veya varlığını ve faaliyetlerini devam ettirme zorunluluğundan kaynaklanan istisnai durumlar sebebiyle gerçekleştirdiği, fıkhın öngördüğü ilkelere uygun olmayan işlemlerden elde ettiği mahzurlu gelirler (faiz, gayrı meşru mal satışı vb.), toplam gelirinin %5’ini aşmamalıdır. İnsan haklarını ihlal eden, onurunu zedeleyen ve insanlık değerleriyle asla bağdaşmayan fuhuş, insan ve organ ticareti gibi faaliyetler hiçbir şekilde tecviz edilemez ve bu madde kapsamında değerlendirilemez.

4. Şirketin, yukarıdaki maddelerde belirtilen ilke ve oranlara uyup uymadığının tespitinde en son bilançosu esas alınır.

5. Standartta yer alan herhangi bir oranın şirketler tarafından aşılması durumunda, bu aşım miktarının söz konusu oranın %10’unu geçmemesi kaydıyla bir bilanço dönemi (3 ay) beklenir. Bir sonraki dönemde aşım devam ettiği takdirde pay senedi endeksten çıkarılır.


Arındırma Hakkında

Yukarıdaki maddeler çerçevesinde mahzurlu kazanç sağlayan şirketlerin pay senetlerine sahip olan gerçek veya tüzel kişilerin mali dönem sonunda kendi paylarına düşen mahzurlu kazançtan kurtularak gelirlerini arındırmaları gerekir.

1. Arındırılması gereken kazanç, şirketin mahzurlu gelirlerinden pay senedi başına düşen miktardır. Bu bakımdan temettülerin dağıtılmış olup olmaması ve şirketin kâr veya zarar etmiş olması arasında bir fark yoktur.

2. Arındırılması gereken faiz gelirlerinin hesaplanmasında enflasyon oranını aşan kısım esas alınır.

3. Arındırılması gereken miktar, hiçbir şekilde yararlanılmadan İslami ilkelere uygun eğitim, sağlık, bayındırlık, yoksullara yardım vb. hayır hizmetlerine sarf edilmelidir. 

Hükümlerin Dini Gerekçeleri 

1. Sermayesi belirli paylara bölünmüş bir sermaye şirketini kurmak caiz olduğu gibi bölünmüş paylarını alarak böyle şirketlere ortak olmak da caizdir. Sözleşmeye dayalı ortaklık kurmanın meşruiyeti Kur’an-ı Kerim, sünnet ve icmâya dayanır. Kur’ân-ı Kerim’de ortaklıklardan bahsedilip yasaklanmamış olması (Sâd 38/24; Zümer 39/29); Hz. Peygamber’in kendisinin bizzat ortaklık yapması yanında (Hâkim, Müstedrek, II, 61) sahabenin yaptığı ortaklıkları onaylaması (Buhârî, Şerike, 10) ayrıca biri diğerine hıyanet etmediği sürece iki ortağın üçüncüsünün Allah olacağı yönündeki beyanı (Ebû Dâvûd, Büyû, 26) söz konusu meşruiyetin dinî dayanakları arasındadır.

Anonim şirket olarak isimlendirilen bu ortaklığın kurulabilmesinde aranan en önemli geçerlik şartı, şirketin faaliyet sahasının İslam’ın öngördüğü ilke ve hükümlere ters düşmemesidir. İslam’ın kişiye, çevreye ve topluma zarar verdiği için yasakladığı fiilleri bizzat yapmak haram olduğu gibi bunları konu edinen bir şirketi kurup işletmek de haramdır.

Pay senedi, ortakların mülkiyetinde bulunan ve şirketteki sermaye paylarını belgelendiren kıymetli evraktır. Sermaye sahibi ortak, elindeki payının temettüsünden faydalanacağı ve vaki olan zarara payı oranında katılacağı gibi bunu alım-satım, hibe vb. tasarruflara konu da yapabilir. Zira kişinin, şer’î ilkelere ters düşmemesi kaydıyla mülkiyeti üzerinde dilediği gibi tasarruf yapabilme hakkı vardır.

2. Pay senedi, şirketin değerinin ve varlığının paylara bölünmüş halini temsil eder. İslami ilkelere göre bu bölümlemenin şirketin gerçek değeri üzerinden yapılması gerekir. Böylece aldatma (hile), aldanma (gabin) ve yanıltma (tağrir) gibi akde olumsuz yansımaları olan fesad sebeplerinden uzak kalınmış olunur. Mülkiyetin insanların razı olmayacağı bir biçimde ve dinî-hukukî hükümlere ters düşen yöntemlerle el değiştirmesinin kesin olarak yasaklanmış olması (Nisâ 4/29) da bunu gerektirir. Şirketin eşit paylarına karşılık geldiği için yeni ihraç edilecek pay senetlerinin de mevcut pay senetleriyle aynı değerde olması gerekir. Aksi durum haksız rekabeti, haksız kazancı ve aldatmayı tazammun eder ki, bunların her biri İslam tarafından yasaklanmış hususlardır.

3. Pay senetleri şirketteki oransal eşit mülkiyeti temsil eden vesikalar olduğu için ortaklar kâr ya da zarara eşit olarak katılırlar. Bu noktada her bir ortak aynı hak ve sorumluluğa sahiptir. Hakkaniyetin, adaletin ve rızaya dayalı akitleşmenin gereği de budur. Dolayısıyla tasfiye esnasında diğer ortaklardan farklı olarak sermayeden öncelikli pay alma veya kâr dağıtımında öncelik tanıma meşru değildir. Bu işlem meşru olmadığından böyle imtiyazlı pay senetlerinin ihraç edilmesi de caiz değildir.

Fakat şirket yönetimi belli bir profesyonelliği gerektirip yönetim başarısı bütün ortakların yararına sonuçlar doğuracağından bu kabiliyette olanlara sevk ve idareyle ilgili imtiyazlar tanıyan pay senedi ihracı caizdir. 

Şirkete kimlerin yeni ortak olarak alınacağına ve hangi ortakların paylarının artırılacağına karar verme hakkı şirket tüzel kişiliğine aittir. Bundan dolayı sermaye artırımına gidildiğinde payları alma konusunda öncelik hakkı veren imtiyazlı pay senetleri ihraç edilmesinde bir sakınca yoktur. Şirket, ortaklık yapısında meydana gelebilecek değişikliklerden zarar görme ihtimaline karşı tedbir almak maksadıyla buna ihtiyaç duyabilir. 


Hükümlerin Hukuki Gerekçeleri 

1. İbâha-i asliyye kuralına göre kuruluş amacı ve faaliyet alanı mubah olan şirketlerin kurulması caiz olduğu gibi bu şirketlere ait pay senetlerinin alınıp satılması da caizdir. Ancak pay senedi alım satım işlemleri manipülasyon, kumar anlamına gelebilecek spekülasyon ve her türlü hileden uzak olmalıdır. Bu tür işlemler haksız kazanç olması sebebiyle haramdır.

2. Varlıkları arasında nakit ve/veya alacaklar bulunsa bile şirketin piyasa değeri, varlıkları yanında marka, müşteri portföyü, sahip olduğu ruhsatlar ve imtiyaz hakları gibi itibari değerlerin toplamından oluşur. Bu durumda nakit ve/veya alacaklar şirketin toplam değerini oluşturan diğer unsurlara tabidir. Dolayısıyla pay senetlerinin alım satımında nakit ve/veya alacakların alım satımı ile ilgili kısıtlamalar söz konusu olmaz.

3. İslam’da fâiz temel bir yasak olduğundan doğrudan veya dolaylı fâizli işlemler yoluyla pay senedi almak caiz değildir. Beyu’l-hâmiş (margin sales) denilen yolla pay senedi almak da böyledir. Beyu’l-hâmiş, müşterinin satın aldığı pay senedinin bedelinin bir kısmını (hâmiş) peşin ödeyip kalan kısmı için aracı kurumdan faizli kredi alması ve bu krediye karşılık, aldığı pay senedini rehin bırakması suretiyle yapılan işlemdir. Müşteri aracı kurumdan temin ettiği faizli krediyle pay senedi satın aldığından bu işlem caiz değildir.

4. Bir kimsenin mülkiyetinde olmayan pay senetlerini satması (açığa satış/shortsale) caiz değildir. Çünkü bu, kişinin mülkiyetinde bulunmayan bir şeyi satması kabilinden olup ilgili naslar ve İslam hukukundaki yerleşik prensipler gereğince câiz görülmemiştir. Ayrıca manipülasyona açık ve kumara benzeyen unsurlar taşımaktadır.

5. Pay senedi kişinin kendi mülkiyetine geçtikten sonra -ki İslam hukukunda ivazlı akitlerde mülkiyet doğrudan akitle geçer- alım-satım vb. işlemler için mülkiyetin intikalinde zorunlu olmayıp, şekil şartı sayılan nihai tescil işlemi henüz gerçekleşmeden başkasına satılabilir veya bu senetler üzerinde meşru diğer tasarruflarda bulunulabilir. 

6. Pay senedi, selem akdinde satış bedeli (re’sü’l-mâl) olabilir fakat selem akdine konu (müslemün fîh) edilerek satışı yapılamaz. Çünkü selem sözleşmelerinde akde konu olan şey, bir zimmet borcu (deyn) olup fert olarak belirlenmiş bir mal (ayn) değildir. Halbuki şirkete ait pay senetleri, seleme konu edilmek istenen şirketin ismi beyan edilerek tayin edilmiş bir varlığı göstermektedir. Pay senetleri bazı özellikleri itibariyle misli mala benzese de belli bir şirketle sınırlı olması açısından, selem akdine konu edilen muayyen bir tarlanın ürünü gibi değerlendirilmesi uygundur. Nitekim selemin vadesi geldiğinde belirli bir şirkete ait pay senetlerinin piyasadan kaldırılması ve dolayısıyla satıcının vaat ettiği malı teslim edememesi ihtimal dahilindedir ve bu da akdi olumsuz yönde etkileyen bir risk ve garar kabilindendir.

7. Pay senetlerine dayalı olarak future sözleşmesi yapılamaz. Çünkü bu işlemi yapan satıcı çoğu kere maliki olmadığı pay senetlerini future sözleşmesiyle satmaktadır. Ayrıca bu işlemde akit esnasında fiyat belli olmayıp piyasanın akışına bırakılmıştır. Tarafların ileride olacak olan muhtemel şeyi yani fiyatların artmasını veya azalmasını dikkate alarak bu işleme girişmeleri bir nevi kumarı andırmaktadır. Future sözleşmesinde amaç meşru akitlerdekinden farklı olarak riske girmek ve karşı tarafın beklenen zararı üzerinden kar sağlamaktır. Bu durum da akdin cevazını etkilemektedir. 

Opsiyon işlemini diğer türev işlemlerden ayıran en temel nokta, bu işlemde opsiyon alıcısının belirli bir bedel karşılığında belirlenen tarihte bir pay senedini satın alma ya da satma konusunda muhayyerlik hakkı satın almasıdır. İslam hukukuna göre pay senetleriyle opsiyon sözleşmesi de yapılamaz. Çünkü finans piyasalarında yapılan opsiyon sözleşmelerinde akit konusu olan opsiyon hakkı, alım-satımı câiz olan haklar arasında değildir. Zira bu işlemde bedel almaya elverişli bir konu bulunmamaktadır. Opsiyon hakkı, akitten sonra oluşacak alma veya satma gibi mücerret (soyut) bir hak olup şuf’a hakkı ve hidane hakkında olduğu gibi sahibine bir nesne üzerinde ayni hak vermemektedir. Mücerret hak grubunda yer alan şuf’a hakkı ve hidane hakkı alınıp satılamadığı gibi opsiyon da alınıp satılamaz. Ayrıca bu işlemin İslam’ın yasakladığı fâiz, kumar, gararlı alış-veriş, sahip olunmayan malı satma gibi hususlar içerdiği dikkate alındığında opsiyon işlemlerini İslam hukuku açısından onaylama imkânı bulunmamaktadır. 

Pay senedi swapı, bir tarafın, diğer tarafa bir pay senedinin veya pay senedi endeksinin getirisini ödediği ve belirli bir faiz ödemesi veya başka bir pay senedinin veya pay senedi endeksinin getirisini aldığı iki taraflı bir sözleşmedir. Pay senetleri üzerinden swap sözleşmesi yapılamaz. Çünkü swap işleminde her iki bedelin de vadeli olması alacağın alacak karşılığında satımı anlamına gelmektedir. Hatta bu sözleşmede borçların miktarı net olmayıp piyasanın akışına bırakılmaktadır. Anlaşma sırasında borç miktarının önceden belli olmaması belirsizlik (garar) oluşturmaktadır. Swap işlemi, satım vb. sözleşmelerin temel hedeflerinden farklı olarak pay senetlerinin ileride gerçekleşecek kâr ortalamaları arasındaki fark beklentisiyle yapılmakta olduğundan kumarı andırmaktadır. Bu gibi sakıncalar sebebiyle pay senetleri üzerinden swap yoluyla işlem yapmak câiz değildir

8. Pay senetleri bazı açılardan misli mallara benzese de piyasadaki dalgalanmalardan etkilenmesi, bunun sonucunda değerinin aşırı derecede artması veya eksilmesi sebebiyle taraflar arasında nizaya yol açma, haksız kazanca sebebiyet verme ihtimali yüksektir. Diğer taraftan pay senedi, şirketteki ortaklığın belgesidir. Ortaklıkların borç (karz) verilmesi de ma’hûd değildir. Bu gerekçelerle pay senetlerinin borç verilmesinin caiz olmadığı kanaatine varılmıştır. 

9. Pay senetlerinin rehin akdine konu edilmesi caizdir. Çünkü rehin akdindeki temel kurallardan birine göre, satılması meşru olan her şey rehnedilebilir. Pay senetleri satılabildiğine göre prensip olarak rehin olarak da verilebilir. Rehnin temel amacı, alacağını tahsil etme konusunda alacaklıya teminat sağlamasıdır. Aynı zamanda rehinde önemli olan rehnedilen şeyin gerektiği zaman paraya çevrilebilmesi ve alacaklının (mürtehin) onu satarak alacağına kavuşmasıdır. Rehin verilen pay senetleri rehin işleminin temel amacına ve hukuki sonucuna uygun olduğundan bu senetlerin rehnedilmesi meşrudur. 


Faaliyet Alanı Mubah Olmakla Birlikte Bazen Mahzurlu Faaliyetler Yapan Şirketlerin Pay Senetleri Üzerinde İşlem Yapmanın Hükmünün Gerekçeleri

1. Müslüman hayatının her safhasında İslam ilkelerine uygun hareket etmeli ve bu ilkelere aykırı tutum ve davranışlardan sakınmalıdır. Bununla birlikte birtakım özel hallere ait ruhsat niteliğinde istisnai hükümler de vardır. Nitekim Mecelle’de “Meşakkat, teysiri celb eder” (md. 17), “Bir iş dîk oldukta müttesi’ olur”, (md. 18), “Zaruretler memnu olan şeyleri mübah kılar” (md. 21), “Zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur” (md. 22), “Hâcet umumî olsun hususî olsun zaruret menzilesine tenzil olunur” (md. 32) şeklinde ifadesini bulan külli kaidelerle de bu husus tespit edilmiştir. Diğer taraftan bir mazeret sebebiyle tanınan istisnai hükümlerin devamının o mazeretin devamına bağlı olacağı da tabiidir. Bu husus Mecelle’de “Bir özür için caiz olan şey ol özrün zevaliyle batıl olur” (md. 23), “Mâni zail oldukta memnu avdet eder” (md. 24) şeklinde maddeleştirilmiştir. Bazı durumlarda şirketler varlıklarını devam ettirebilmek için merkez bankalarının veya konvansiyonel bankaların sunduğu faizsizlik ilkesiyle bağdaşmayan birtakım imkanlardan faydalanmak zorunda kalabilmektedir. Bu tür durumlar dikkate alınarak pay senetleri borsalarda işlem gören anonim şirketler arasından katılım bankacılığı ve finansı ilke ve standartlarına uygun hareket edenlerden oluşan ayrı bir endeks oluşturulurken birtakım istisnai hükümlere ihtiyaç duyulacağı mütalaa edilmiştir. İlke olarak bu istisnai hükümler çerçevesindeki işlemlerin asgari düzeyde tutulması ve söz konusu ilke ve standartlara aykırı olarak yapılan işlemlere müsamaha edilebilecek oranlar tespit edilirken de bilhassa “Zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur” (md. 22) kaidesinin göz önünde bulundurulması benimsenmiştir. Bahsedilen azami oranların tespitinde iktisadi-ticari hayatın gereklilikleri yanında fıkıhta yerleşmiş bazı oranlarla irtibat kurulmak istenmiştir.

Bu gerekçe ile; 
a) Alınan faizli borçların şirketin toplam varlıklarının ve piyasa değerinin büyük olanının %33’ünü, 
b) Faizli mevduat hesaplarında tutulan varlık ve hakların şirketin toplam varlıklarının ve piyasa değerinin büyük olanının %33’ünü, 
c) Mubah olmayan alanlara ait kazanç miktarının şirketin toplam gelirinin %5’ini aşmaması hükmü benimsenmiştir.

İslam’ın şiddetle karşı çıktığı ve aynı zamanda büyük bir sömürü aracı olan faiz günümüzde ticari hayat ve ekonomik faaliyetlerle ilgili birçok mevzuatın içinde yer almakta, ayrıca şirketler için zaman zaman kaçınılması zor bir araç haline gelmektedir. Kimi zaman da mevzuat gereği olmasa da piyasada meydana gelen ciddi dalgalanmalar üzerine şirketler ayakta kalabilmek için kısa süreliğine bu araçtan faydalanma zorunluluğu ile karşılaşabilmektedirler. Bu gibi durumlar ve Müslümanların dünya ticaret hayatının içinde kalmalarındaki maslahat dikkate alınarak yukarıdaki oranlara müsamaha edilebileceği düşünülmüştür.

Şirketlerin faizli kredi kullanımı vb. oranlarında yaşanabilecek küçük çaplı ve telafi edilebilir dalgalanmalar neticesinde endeksten derhal çıkarılmaları sonucunda zarar görmelerini engellemek ve ayrıca endeksin istikrarını sağlamak amacıyla bu tür bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu sayede şirketlere zaman tanınarak ilgili oranlarını standartta belirtilen limitlere uygun hale getirme imkânı da tanınmış olacaktır. Ayrıca bu uygulama ile şirketlerin pay senetlerini elde tutan yatırımcıların ve fonların da ilgili pay senedini çok kısa bir süre içerisinde elden çıkarmak zorunda kalarak zarar etmelerinin önüne geçilmiş olacaktır. Buna göre mesela faizli kredi kullanımındaki %33 oranı, bu oranın %10’u kadar yani toplamda %36,3 miktarına kadar aşıldığında üç aylık bekleme süresi söz konusu olur. Ancak faizli kredi kullanımı mesela %36,4 ve üzeri olmuşsa bu durumda pay senedi doğrudan endeksten çıkarılır. Yine mesela mubah olmayan alanlara ait kazanç miktarı ile ilgili %5 oranı, bu oranın %10’u kadar yani toplamda %5,5 miktarına kadar aşıldığında üç aylık bekleme süresi devreye girer. Bu orandan fazla miktarda aşılırsa pay senedi doğrudan endeksten çıkarılır.

2. Burada verilen istisnai hükümlerin haramı helal hale getirmesi asla söz konusu olmadığı gibi bunlar kalıcı ve nihai hükümler de değildir. Zira ilkesel olarak Müslüman bireylerin ve onların kurucusu veya ortağı olduğu şirketlerin İslam’ın haram saydığı yollarla ve işlemlerle kazanç elde etmesi caiz değildir. Dolayısıyla yukarıda zikredilen çerçevede mubah olmayan yollarla sağlanan kazançların elden çıkarılması ve böylece toplam kazancın kalan kısmının temiz ve arındırılmış hale getirilmesi gereklidir. Fukaha meşru olmayan yollarla elde edilen kazanç ve mülkiyet için “habîs” (pis) terimini kullanır ve bu şekilde elde edilen ve sahibi belli olmayan malların tasadduk edilmesi gerektiğini belirtir (Serahsî, el-Mebsût, XII, 172, Beyrut, 1989). Gazzâlî de bu durumdaki malların Müslümanların umumunun faydalanacağı yol, köprü gibi hizmetlere sarf edileceğini belirtir (Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, II, 130, Beyrut, ty.). Bu noktadan hareketle mubah olmayan yollarla elde edilen kazançların hayır hizmetlerinde kullanılması benimsenmiştir.


En doğrusunu Yüce Allah bilir.